BiTCOiN
BTC

Potentia Agendi, Potestas ve Blockchain

Evrende düalist (ikici) yapıya fazlaca rastlıyoruz; gece ve gündüz, kadın ve erkek, aydınlık ve karanlık, dijital dünyada ise 1 ve 0’dan oluşan binary sistem(gerçi kuantum bilgisayarları bu yapının ötesine geçse de dijital dünyamızın tabanı şu an için binary). Dijital dünyanın bu ikici yapısı aynı zamanda bizlerin toplumsal, siyasal, ekonomik açıdan otorite ile olan ilişkilerimizi de etkiliyor. Hatta bireyselliğin güçlenmesi ve korunmasında bize çok değerli hediyeler sunuyor. Belki de kontrol edilemeyen iktidar güçlerine karşı bir denge mekanizması oluşturuyor.

17. Yüzyılın en önemli filozoflarından Spinoza’nın ana ilkesi olan Conatus Teorisi der ki;

“Her varlık kendi gücü ölçeğinde varlığını sürdürmeye çabalar… Yani bir şeyin yok olması için onu yok edecek güce sahip bir “dış neden” zorunludur. Daha da önemlisi, hiçbir şeyin doğasında onun yok oluşunu belirleyecek herhangi bir güç bulunamaz.”

Bu alıntıda bahsedilen varoluş çabası varlığın en temel arzusudur. Bireyin varlığını ortaya koyma çabasını destekleyen faktörler insanı özgürleştiren faktörlerdir. Bireyin gücünün yetkin olarak kullanılmasına yardımcı olma arzusuna “potentia agendi” yani eyleme geçme gücü ya da potansiyeli diyor Spinoza, bu çabayı desteklemeyen, köstekleyen faktörlere ise “potestas” yani devlet diye tanımlıyor.

Spinoza’nın Ethica eserinin temel formülü: “Tutkularla gerçekleştirilebilen her şey akılla da gerçekleştirilebilir.” cümlesi üzerine kuruludur. Tabii ki kurulu siyasal rejimler, din ve ahlak sistemleri aklın herkes tarafından serbestçe kullanılmasına kolay kolay rıza göstermez. Hukuksal biçimi altında iktidar, aklın icra edilişinin önünde en büyük engeldir. Gerçek yapıp etme kudretini (Potentia) keyfi bir “Otorite” diline tercüme ederek (Potestas) iktidarını oluşturur ve gerçekte yapıp etme gücü aslında bir egemene olduğu gibi teslim edilip eyleme geçme potansiyelimiz kaybedilir.

Öyleyse siyaset olarak etiğin tek amacı, insanların yapıp etme ve özgürleşme kudretlerini serbest bırakacak sistemler yaratmaktır! Burada kafanızda blockchain uyandı ise sizinle aynı manzaraya bakıyoruz.

Anlayış gücümüzün acilen tamirinin zorunluluk haline geldiği çağımızda, toplumsal - siyasal sarsıntıların acısının en fazla yaşandığı dönemlerin birinde yaşadığımız sırada Spinoza’nın eseri “geleceğin felsefesi” olma özelliğini bir kez daha hissettiriyor. Spinozacılık, bir zamanlar Hegel’in söylediği gibi yalnızca “felsefeci olmanın zorunlu başlangıcı” olmakla kalmaz, dünyanın hep değişikliğe uğramaya aday görünümleri içinde “paylaşım”ın insanların mücadelesi yoluyla bir toplumsal düzen olarak ortaklaşa inşa edilişinin düşünsel araçlarından biri haline gelir. Mutluluk erdemin ödülü değildir, kendisidir.

Spinoza’nın siyaset felsefesine göre devlet sistemleri keder, hüzün, nefret, hınç, kin ve acı gibi pasif (passion) duygulara hitap eder ve biz kölelerine karşı bu tür duyguları üretmeyi, işlemeyi ve yönlendirmeyi tercih ederler. Tabii sadece korku ile bir devlet yönetilemez bunun için güven (fiat para), umut gibi duygulara da ihtiyaç duyarlar. Dikkat ederseniz iktidarlar en aciz kaldıkları zamanlar insanların bu pasif duygularını harekete geçirerek faydalanmaya çalışır. Pek çok iktidar halklara ölümü gösterip sıtmaya razı etme stratejisi uygulayarak güçlerini korumaya çalışır. En kritik zamanlarda ihtiyacımız olan gücü yeniden ellerine almak için suni düşmanlar, gerçekte karşılığı olmayan tehlike senaryoları sunarlar ve bizlerin pasif duygularını kaşırlar, kendini çaresiz hisseden denize düşen halklar ise tekrar kendilerini güvende hissetmek için yılana sarılırlar. İktidarların emrindeki günümüz medyasının neden sürekli korku, endişe ve panik pompaladığını sanıyorsunuz? İktidarların ellerinde hepimizin çalıştığına ikna olduğu “demokrasi” adında bir araç vardır. Çağlar boyu iktidarlar gücünü ya bir aileden, ya dini temelden ya da insanlar açısından kutsal sayılabilecek farklı bir değerden alagelmiştir; günümüzde ise halklardan alınan temsil yetkisi genelde halkların acı çektiği, istek ve arzularının gerçekleşmediği yapma kudretimizin yok olması şeklinde tezahür etmektedir.

Papa 3'üncü Leo, 800 yılında Charlemagne’a taç giydirdikten sonra, Orta Avrupa merkezli bir devlete “Kutsal Roma İmparatorluğu” denildi.
Voltaire (1694–1778) bu devlet için “Ne kutsaldı, ne Romalıydı, ne de imparatorluktu” diyerek, insanların hamaset dolu klişelere olan tutkularıyla dalga geçecekti çünkü bu devlet bir imparatorluk değildi birçok prenslikten, şehir devletinden ve derebeyliklerden oluşan bir konfederasyondu.

Varoluşumuzdan bugüne sürekli bir mücadele, değişim ve dönüşümün içerisinde savaşıp duruyoruz şu anda da mücadele alanı merkezi otoritelere karşı çoktan başladı. Günümüzde otoritelere karşı bireyin gücünü ortaya koymaya çalışanlar yazılım, matematik ve kriptografik algoritmaları kullandı. 1970'li yılların ortalarına kadar insanlık kriptografiyi genellikle merkezi otoritelerin yaşam kaynağı olan istihbarat teşkilatlarında gizli şekillerde kullanıyordu. Daha sonra ABD hükümeti ve kriptografi konusunda uzman bilim adamları kamuya açık araştırmalar yapıp çeşitli dökümanlar yayınladıktan sonra yukarıda bahsetmiş olduğumuz siyasi etiğin amacına paralel olarak bazı yazılım kökenli ilerici beyinlerde farkındalık oluştu.

15 Mayıs 1973'de ABD’de o zaman ki adı Ulusal Standartlar Bürosu olan NBS (şu anki ismi Ulusal Standartlar ve Teknoloji Enstitüsü olan NIST) block cipher’ın ilk arketipi olan standart şifreleme algoritmalarını yayınladı. Block cipher için bir bloğu bir seferde şifreleyen bir algoritma diyebiliriz aynı zamanda cipher kelimesi cypherpunk ismini var eden cypher kelimesinin de köküdür. Yine aynı yıllarda Whitfield Diffie ve Martin Hellman gibi kriptografi üstadları sayesinde public key, private key, dijital imza, tek yönlü fonksiyonlar gibi kavramlarının ortaya çıktığını görüyoruz (bu kavramları büyük ihtimalle ilk kez Bitcoin sayesinde duymuşsunuzdur). Gördüğünüz üzere Satoshi Nakamoto olarak bildiğiniz hayali ismin arkasında 1970'li yıllara kadar varan çalışmalar var.

Cypherpunk

1993 yılına geldiğimizde Eric Hughes adında bir matematikçi ve arkadaşları Tim May ve John Gilmore ile San Francisco’da yaptığı düzenli toplantılardan sonra cypherpunk manifestosu yayınladı. Bu manifestoda özellikle mahremiyetin ve özgürlüğün önemi vurgulandı. Yani algılara kutsal bir değer gibi nakşedilen iktidarların sırf güvenlikleri bahanesiyle hayatımızın her alanına küstahça girmelerinin önüne geçecek, mahremiyeti ve özgürlüğü bireylere tekrar verme amacını taşıyan uygulamalar temelini gizlilikten alacaktı, gizlilik ise kriptografi demekti. Eskiden otoritelerin yaşam kaynağı olan istihbaratın aracı olan kriptografi artık bireyselliğin güçlenmesi açısından çok önemli bir araç olacaktı. Cypherpunk toplantıları büyüdü ve yankıları San Francisco körfezinin dışına taştı. Gruptaki oturumlarda kriptografi, siyaset, felsefe, yazılım üzerine derin tartışmalar dönüyordu. Zaman zaman şiddetli fikir ayrılıkları dönse de en temel iki konuda herkes tam bir konsensüs içerisindeydi, o konular da bireyin mahremiyeti ve özgürlüğüydü.

Sırasıyla Tim May, Eric Hughes ve John Gilmore

Cypherpunk Manifestosu’ndan Bazı Kısımlar

Elektronik çağda açık bir toplum için mahremiyet gereklidir. Mahremiyet gizlilik değildir. Özel bir konu, bir insanın tüm dünyanın bilmesini istemediği bir şeydir, fakat gizli bir konu, bir insanın hiç kimsenin bilmesini istemediği bir şeydir. Mahremiyet, kendini seçici olarak dünyaya ifşa etme gücüdür.


Açık bir toplumda mahremiyet aynı zamanda kriptografi gerektirir. Eğer bir şey söylersem, sadece niyetlendiğim kişiler tarafından duyulmasını isterim. Konuşmamın içeriği tüm dünyaya açıksa mahremiyetim yoktur. Şifrelemek mahremiyet arzusunu göstermekte ve zayıf kriptografiyle şifrelemek mahremiyet arzusunun fazla olmadığını göstermektedir.. Ayrıca, varsayılan kimliğin anonim olduğu durumlarda kimliğini güvence ile ortaya çıkarmak kriptografik imzayı gerektirir.


Devletlerin, şirketlerin veya diğer büyük, meçhul kuruluşların bize kendi çıkarları dışında mahremiyet vermelerini bekleyemeyiz. Bizim hakkımızda konuşmaları onların lehinedir, ve biz onların konuşmalarını beklemeliyiz Konuşmalarını engellemeye çalışmak, bilginin gerçeklerine karşı mücadele etmektir. Bilgi sadece özgür olmak istemiyor, özgür kalmak istiyor. Bilgi mevcut depolama alanını doldurmak için genişler. Bilgi Söylenti’nin daha genç, daha güçlü kuzenidir; Bilgi çok hızlıdır, daha fazla göze sahiptir, daha fazla şey bilir ve Söylentiden daha az anlar.


Eğer mahremiyet sahibi olmayı bekliyorsak kendi mahremiyetimizi savunmalıyız. Bir araya gelmeli ve adsız işlemlerin gerçekleşmesine izin veren sistemler oluşturmalıyız. İnsanlar yüzyıllarca kendi mahremiyetini fısıltılar, karanlık, zarflar, kapalı kapılar, gizli el sıkışmaları ve kuryeler ile savunuyorlar. Geçmişin teknolojisi güçlü mahremiyete izin vermedi ancak elektronik teknolojiler bunu sağlıyor.


Biz Cypherpunk’lar, kendimizi anonim sistemler kurmaya adamış bulunuyoruz. Mahremiyetimizi şifreleme, anonim posta iletme sistemleri, dijital imzalar ve elektronik para ile savunuyoruz.

Wikileaks

Bireyin bilgiyi, veriyi ya da bir değeri özgürce iletmesi için kriptografik konsepti destekleyen cypherpunk akımı aynı zamanda Mendax adıyla da bilinen Avustralyalı Hacker Julian Assange gibi bazı aktivistleri tetikleyecekti ve Assange hepimizi ilgilendiren kritik konularda bilgilerin paylaşılması hususunda Wikileaks konseptini ortaya çıkardı.

Bireylerin talep ettiği mahremiyet ve özgürlük zaman zaman kontrolsüz güce sahip iktidarlara karşı savunulması gereken kavramlardı. Peki ya iktidarlar? kendilerine karşı bireylerin hiçbir şeyinin mahrem kalmasını istemezken kendi mahremiyetleri konusunda oldukça agresif ve yıkıcı tepkiler veren iktidarlar! İşkenceler, zimmete para geçirme, kara para aklama, terör, toksik atıklar, devletlerin şirketlerle ortaklaşa işlediği suçlar bunlarda bireylerden çok devletlerin parmakları vardı. Wikileaks Ekim 2008 yılında yüksek riskli krediler dağıtan İzlanda Kaupthing Bankasının içi %95’e kadar boşaltılmışken bankacıların adam kayırarak dağıttıkları yüksek riskli kredilerin kayıtlarını ortaya döktü. Bu bankalar ülkenin yasalarına uyan, lisanslı bankalardı üstelik. Sonuç ne mi oldu? Banka ve İzlanda Hakimleri haberi yayınlattırmadı! Zamanında yayınlanması gereken yüksek riskli kredi kayıtları bilgisi yayınlanmadığı için ülke bir felakete sürüklenmişti. Bankalar demişken enteresan bir bilgi de kötü çocuk olarak görülen kriptoparalarla alakası olmayan yasal bankaların yılda 2 Trilyon Dolar kara para aklaması. Tabii ki cezalandırılıyorlar devletler tarafından bu bankalar ancak cüsselerine göre minik para cezalarıyla. Sonuç olarak bireylerin hayatını, ekonomisini ve özgürlüklerini ilgilendiren kritik verilerin paylaşılması bizlerin özel bilgilerinin egemenler tarafından didiklenmesinden daha hayati.

Roger Waters the Wall konserindeki konsept içinde George Orwell 1984'e selam çakmış.

Çıkardığınız her sesin duyulduğu, karanlıkta olmadığınız sürece her hareketinizin gözetlediğini varsayarsak yaşamak zorundaydınız; zorunda olmak ne söz, artık içgüdüye dönüşmüş bir alışkanlıkla böyle yaşıyordunuz.

1984, George Orwell

Cypherpunk öncesi ve sonrasında filizlenen kriptografik iletişim ve dijital para projelerinden ve diğer önemli isimlerinden çoğu yerde bahsedildi o nedenle tekrar bahsetmeyeceğim. Sonuç olarak Bütün bu çabaların, girişimlerin altında şunu apaçık görüyoruz, devletler sırf güvenlik bahaneleriyle özel hayatımızı, özel yazışmalarımızı, para hareketlerimizi didik didik izliyor üstelik devlete fiili bir tehdit oluşturmadığımız halde. Devletlere göre onların kutsal varlıklarının devamı ve bizlerin iyiliği için sürekli gözleri ve kulakları üzerimizde. Oysa suç ve terör örgütlerinin tahribat alanları ve güçleri bizzat devletlerin destekleri sayesinde büyüyor sonuçta da hepimiz için hayati tehlike haline geliyor. Kısacası kötülüğün kaynağı bireylerden değil iyilik, kutsallık ve geçmişten gelen ulvi fedakarlıkları kullanarak bol bol hamaseti kullanan organize olmuş otorite yapılarından kaynaklanıyor.

Bitcoin

Bitcoin’i oluşturan kümeler

Teknik detaylarına çok girmeden 1970'lerden bu yana düşünsel tohumları atılan ve hayatımızın pek çok noktasına farklı yaklaşımları getiren. Blockchain sisteminin yayılmasında ilk telaffuz edilen değer oldu Bitcoin; teknik dökümanında “blockchain” kelimesi geçmese bile. Bitcoin’in arkasındaki teknoloji yalnızca ödeme biçimlerimizi değil, iş yapma, organize olma, uygulamalar oluşturma, karar verme, yönetme sistemlerimizi de kökünden değiştirdi. Artık bireyler arası organizasyonları daha şeffaf şekillerde oluşturup bu modelleri yaşatacak teşvik mekanizmaları oluşturuyoruz. Verileri tek bir yerde değil dünyanın her yerine dağıtıyoruz hatta bazen de dünyanın dışına taşıyoruz. Veri güvenliğini bireylerin ya da otoritelerin keyfine değil matematiğin gücüne emanet ediyoruz. Bilginin nerede paylaşıp paylaşılmayacağı, bireylerin kollektif çıkarlarının nasıl korunacağı, bireysel özgürlüklerin ve yapma etme kudretinin tekrar kazanmanızın çözümlerini blockchain ve türev teknolojileri bizlere sunuyorlar. Şahsım adına bu teknolojiyi bize kazandıran insanlara derin bir şükran duyuyuyorum.

Umarım hayal ettiğimiz özgürlük yolunda yürürüz.


Değerli anlatımlarından faydalandığım, 2007 yılında kaybettiğimiz siyaset bilimi ve felsefe adamı Akademisyen Ulus Baker’in anısına saygılarımla.